Seyrettiğimiz ilk Batman filmindeki Jack Nicholson siluetindeki Joker hafızamıza kazınmış dururken “Kara Şövalye”de Heath Ledger‘ın yaşamdaki son performanslarından birinde Jack Nicholson‘la nasıl aşık attığına, Joker‘i tekrar ete kemiğe (ve pudraya) büründürüşündeki mütevazı ihtişama tanık oluyoruz.
Yüzündeki maskeden olsa gerek her Batman filmi aslında Batman‘den ziyade kötü adamları seyretmeye ve puan vermeye gittiğimiz şölenler olmuştur. “Kara Şövalye” ise her zamankinden biraz daha farklı olarak, kötü adamın filmin çekimlerinin hemen ardından ölmesiyle birlikte, biraz daha ‘anma’ duygusu veriyor ve izleyici -kuşkusuz ki her şeyden önce performansı sebebiyle- Joker‘e odaklıyor . Üstelik seyrettiğimiz ilk Batman filmindeki Jack Nicholson siluetindeki Joker hafızamıza kazınmış dururken son filmde de Joker‘le birlikte oluyor ve Heath Ledger‘ın yaşamdaki son performanslarından birinde Jack Nicholson‘la nasıl aşık attığına, Joker‘i tekrar ete kemiğe (ve pudraya) büründürüşündeki mütevazı ihtişama tanık oluyoruz.
Filmin ilk dakikalarının sürprizlerinden birinde yüzünü hep bildiğimiz ancak ismini pek de bilmediğimiz isimsiz oyunculardan William Fichtner‘la karşılaşıyor, banka müdürü rolünde bankasının kasalarını Joker‘e karşı savunurken Christopher Nolan ve ekibinin alavere ve dalavereler için çok ciddi bir ekstra mesai yaptıklarının tüyosunu alıyoruz. Sonuç, gerçekten de Batman‘den ve iyi adamlardan ziyade Joker ve planlarını nefesini tutarak beklemeye başlayan bir seyirci.
Jokerle tanışmamızla birlikte otomatikman karşı takım da önümüze diziliveriyor; Teğmen James Gordon olarak karşımıza çıkan Gary Oldman‘ı karşınıza alıp “Leon’daki polis’ten Batman’deki polise” başlıklı bir profil yazısı yazmak mümkün. Pardesü ve gözlüğünün arkasındaki yorgun ancak inançlı (ve inatçı) polis karakterinde sakin ancak etkili bir oyunculuk sergiliyor. Gotham’ın gördüğü gelmiş geçmiş en başarılı savcı Harvey Dent rolünde de Aaron Eckhart son derece başarılı, filmin başından sonuna yaşadığı dönüşümle, özellikle ikinci yarıda günümüz suç dünyasına ilişkin çok önemli bir tezi doğrulayan, doğrulatan bir çizgide; elbetteki (diğer tüm karakterler gibi) Joker‘in gölgesinde oyununu oynuyor.
Çok uzatmaya gerek yok… Belki de ilk kez bir Batman filminde donanım, yeni icatlar, yanarlı dönerli gösterişli araçlara bu kadar az yer verilirken görsel efektler ihtişamından ve kusursuzluğundan hiçbir şey kaybetmiyor. İnandırıcılık olarak en ufak bir falso vermeyen görsel efektlerin geçit töreninde Batman‘in oyuncaklarından ziyade insani ilişkiler, günümüz şehir hayatında artık nerdeyse herkese, hepimize yayılmış korku ve hoşgörüsüzlük gibi noktalara odaklanılmış. Zaten filmin ilk andan itibaren verdiği mesaj da; Gotham’ın artık maskeli bir kahramana değil, yüzü açık, dürüst, şeffaf ve başarılı bir idole ihtiyacı olduğu. Bu kişi Batman değil ancak Batman bu bir kişinin yürüdüğü yolda her türlü fedakarlığa hazır. (Her ne kadar aynı kadına aşık olsalar da.)
Filmde aksiyon, mizah, dram, entrika, ihanet, aşk, ayrılık, gösteriş, görsel efekt ve hiç düşmeyen bir tansiyon bulacaksınız. (Yani bir filmde her ne arasanız bir miktar bulmak mümkün.) Filmden çıktığınızda aklınızda kalan en önemli şey kuşkusuz Heath Ledger‘ın ağır makyaja rağmen gözleri ve mimikleriyle size geçirdiği duygu; bir joker klasiği olarak sürekli yalanması ve dudaklarını ıslatması; kural tanımayan kişiliği ve film boyu sizi gülümseten mizah anlayışı oluyor, elbette ki son olarak böylesi bir performansla perdeyi kapamış olmasının burukluğunu da unutmamak lazım.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:18
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder