Soygun filmi nedir ne değildir, nasıl yollardan geçmiştir, aşağı yukarı hepimiz biliriz. Renkli dönemde 60'ların sonunda "The Thomas Crown Affair" (1968) ve "İtalyan İşi" ("The Italian Job", 1969) ile çıkışa geçmiş ve zaman zaman son derece başarılı örneklerle karşımıza çıkmıştır. Esas kaynağını ise John Huston'ın "Elmas Hırsızları"ndan ("The Asphalt Jungle", 1950) alır. Türün özünde neler yattığını, bu filmleri inceleyerek analiz edebiliriz. Peki "Ca$h", tür ile ilgili neler yapıyor? Aslında hiçbir şey yapmıyor. Sadece son yıllarda soygun filmlerindeki ilgi çeken klişeleri alıp fransızca dublajla çok akıllıymış gibi yeniden sunuyor.
"Ocean's Eleven", getirdiği yeniliklerle böyle filmlere mi sebep olacaktı (!)
"Ca$h", Amerikan formüllerini taklit eden o bildiğimiz popüler Fransız filmlerinden biri. Yani Luc Besson'un yapımcılığında kara film, aksiyon, dövüş gibi türlerle ülkede çıkışa geçen ana akım sinemanın tipik bir örneği. "Ca$h", bu eğilimin 'soygun filmi' kolunu temsil ediyor. Yani Türkiye için "Maskeli Beşler: Kıbrıs" (2008) ne ise, Fransa için de bu film o anlama geliyor. Aralarında sinemasal olarak herhangi bir fark olduğunu ise söyleyemeyeceğiz. Zira ikisi de klasik Amerikan sinemasının film gramerini uygulayarak kendi ülkelerinde 'bir popüler sinema kulvarı' açmak isteyen eserler. Bu doğrultuda da sayısız izleyici toplayabiliyorlar.
Ancak, burada önce bir durup düşünmek lazım. Zira "Ocean's Eleven" (2001), soygun filmine renk dokusu ve filtre açısından belli bir yenilik getirdi. Soderbergh'in başlattığı serinin filmleri, klasik film gramerini uygulayarak rahat izlenen yapıtlar olmalarının yanında, stüdyoların fazla alışık olmadığı görüntü çalışmalarıyla öncülük yapmayı da ihmal etmiyordu. Öyle ki yapıtlar, auteur yönetmenlerin stilize işlerini andırıyordu. Bu sebeple de alt tür için bir çığır açtığını kabul etmeliyiz. Bu yeni görsel doku takipçilerini yaratmasa da, stüdyolar tarafından iyi bir hasılat getirdiği için önemsendi.
2000'li yıllardaki soygun filmleri ise "İçerideki Adam" ("Inside Man", 2006) gibi sürpriz son geleneğinden beslenen ve genelde "Ocean's Eleven" serisi gibi cool takılan filmler oldular. "Ca$h", bunlardan çok "The Thomas Crown Affair"in ekran bölme tekniğiyle soygun kısmını toparlayan kurgu anlayışına başvurmasıyla dikkat çekiyor. Karakter olarak ise Cash'in üzerine gidip onu 'Ocean' yapmaya çalışıyor. Yani tipik bir alt tür klişesi: zeki, umursamaz, seksi ve düzenbaz soygun karakteri kimliği. Bu, fazlasıyla yapıştırma durunca da filmin inandırıcılığı bir anda kayboluyor. Zira karakterin ABD'li olduğu her halinden anlaşılıyor. Bu noktadan sonra ne akıllı numaralar ne de sürpriz son bir işe yarıyor. Sadece hızlı bir kurgu ve kolay izlenen bir film kalıyor elimize.
Esas sorun senaryoda...
Onlar da işin doğrusunu söylemek gerekirse filmin yapay ve tek boyutlu karakterlerinin arasında kaybolup gidiyor. Bunlara Valeria Golino'nun seksiliğinin iyi kullanılamaması ve soygun sahnesinin zekice kurgulanamaması da eklenince, filmin affedilmeyecek defoları öne çıkmış oluyor. Yani görsel olarak iyi gözüküp prim yapmayan çalışırken bir dokunuşta yerle bir olabilen bir eser bu. Eric Besnard'ın ilk filmini 1999'de çektikten sonra 9 sene bu işten uzak durması da boşuna değil. Bir başka şaşırtıcı olmayan noktaysa Jean Reno'nun 'ille de oynasın' zorlamasını hissettiren o karton karakteri... Yani filmin esas kaybı senaryodan kaynaklanıyor. Zira 'iyi soygun filmleri' zeki kalemler sayesinde zekâ dolu hale gelip insanları şaşırtırlar ve çarpıcı sonlarıyla dikkat çekerler.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
17:36
Aslında bu, önceden planlanmış bir yolculuk değil.Çünkü Joe’nun kızı Francine’in (Christine Baranski), babasının küllerini gömmek istemesi üzerine, Arvilla’ya baskı yapıyor ve hatta oturduğu evi almakla tehdit ediyor. Joe’nun gömülmek istemediğini söyleyen ve bunu kendisinin de istemediğini belirten Arvilla, her nasılsa bir anda mutluluktan uçar vaziyette sahil planları yapar görünüyor.
Tutarsızlıklar
"Bonneville"’i izledikten sonra düşünüyorum da, sanırım ayrı bir zayıflığım olduğu için öyle çok şey beklememe rağmen daha önce izlediğim hiçbir yol filminden sıkılmadığımı fark ediyorum. Sanki kendimi hemen arabanın boş bir koltuğuna atıp, karakterlerle beraber eğlendiğimi, üzüldüğümü, şaşırdığımı görüyorum. Ancak"Bonneville" de asla, arabadaki bir yeri bırakın, hiçbir karesine dahi kendimi dahil edemiyorum. Tam bir yerden tutunabilirim derken, garip tavırlar, samimiyetsiz hareketler, Thelma’nın (Geena Davis) o harika fular ve gözlük ikilisinin kullanılması adeta insanı soğutuyor ve sinirlendiriyor.
Arvilla’nın, Joe’nun ölümünün üzerinden çok zaman geçmemesine rağmen ve küllerini kucağında taşırken dahi bu kadar neşeli olması pek gerçekçi görünmüyor. Yolculuk esnasında atılan mutluluk çılgınlıklarını görünce, yönetmen Christopher N. Rowley’in nasıl bir karakter çizmeye çalıştığını merak ediyorum. Arvilla, gece olunca karalar bağlayan düşünceli bir hanımefendiyken, gündüzleri adeta yaz tatiline çıkmış, aklı bir karış havada genç kızları andırıyor.Bu gibi farklı telden çalmalar iyice sıklaşınca, onlar yollarda ilerledikçe, insan kendisini araba tutmuş gibi hissediyor.
Yalan rüzgarı karakteri
Rowley’in başaramadığı ve en fazla göze çarpan öğelerden birisi de, bir çocuk bakışıyla yaratmış gibi basitleştirdiği Francine karakteri. Joe’nun kızını gereksiz bir kötü gösterme çabası var ki eline yüzüne bulaştırıyor. Francine’i ne zaman kadrajda görsek ya tenis oynuyor, ya da havuz başında oturuyor. Sanki “Francin’e bakın, gününü gün ediyor, asıl acı çeken Arvilla’dır” demeye çalışıp, ancak onu da tezat bir şekilde şen çocuklar gibi eğlendiriyor. Böyle, pembe dizi karakterleri gibi karakterler yaratıp, birine bu basit yöntemlere iyi veya kötü demek, özellikle bu tür filmler için hiç akıl karı değil şüphesiz. Bununla beraber bu tersliklerden pay çıkarması gereken kişilerden birinin de senarist Daniel D.Davis olduğu gün gibi aşikar.
“Maceracı” üç kadın
Arvilla ve yaşlı arkadaşı klasikleşmiş “çılgın kadın modeli”ne uymaya çalışıyorlar. Ancak bu “maceracı” adı altında ve çılgın çığlıkları eşliğinde yol alırken, gerçeklikten uzak ve pek de hoş olmayan durumların içine giriyorlar. Tabi ki, bu durumlar içerisinde mekik dokurken, onlara bir de arkadan muzip müzikler eşlik edince bir sit-com izliyor gibi hissedebiliyor insan. Gördükleri her gölde takılıp kalmanın yanında, bu yapmacık gösteriye isyan eden ve adeta teşekkür edesim geldiği Carol (Joan Ellen) ise çok beklendik bir şekilde sıkıcılıkla suçlanıyor. Tabi ki, tehlikeli ve saçma durumlar içinde bulunmak istemeyen Carol onların anlayışına göre hayatı ıskalıyor.
Bununla beraber hikayede çok vurucu gözüken ve bizi çok şaşırtan olaylar da olmuyor değil. (Dikkat! Yazının Geri Kalan Bölümü Spoiler İçeriyor!)
Dini ve diğer sebeplerden dolayı hayatında hiç kumar oynamayan Carol, ilk deneyiminde yüklü bir para kazanıyor. Aman tanrım, hayat ne kadar garip değil mi? Sürekli kumar oynayan insanlar kazanamazken, Carol ilk seferinde turnayı gözünden vuruyor.Ne kadar şaşırdık değil mi?
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
17:30
Uzay gemilerinin, ışın kılıçlarının, Jedi şövalyelerinin parıltıları arasında “Star Wars” serisi insana dair çok temel ve yalın şeyler anlatır aslında. Bunlardan biri baba-oğul arasındaki ilişki. Dikkat edilirse hem ilk hem de ikinci üçlemede babalarıyla sorun yaşayan başkarakterlerle karşılaşırız. Anakin Skywalker’ın babasının olmayışı gibi, Luke Skywalker’ın babası Anakin’den devşirme Darth Vader’la olan ilişkisi hep arızalıdır. Bunun gibi genç Padawan’lar için ‘baba’ işlevi gören Jedi’ları da serideki ‘babalar’ arasına katsak kimsenin gıkı çıkmaz herhalde. Bu babasız kahramanlar diyarında Padawan’lar, yanlarında olmayan babalarının yerine Jedi ustalarını koyarlar. Babalık meselesi öyle barizdir ki George Lucas bile Darth Vader’ın Dark Father’dan (Karanlık Baba) türediğini söyleme konusunda bir çekince duymaz.
Bunun gibi yine insani olan duygusal gerilimler de her iki üçlemenin derinden hissedilen hususlarındandır. İlk üçlemedeki Prenses Leia ile Han Solo aşkının biraz daha farklısı, ikinci üçlemede Anakin ile Padmé Amidala arasında yaşanır. Yani tüm ihtişamına karşın “Star Wars” filmleri insana dair çok yalın şeyler anlatır. Bu babalık ilişkisi ve aşk meselesinin dışında “Star Wars”da iyilik ile kötülüğün mücadelesi, ihanet, entrika, güce olan tutku, arkadaşlık, kaderin önüne geçilemezlik, fedakârlık karşımıza çıkan diğer noktalardır.
Birbirinden bağımsız düşünemeyeceğimiz iki üçlemenin farklı farklı kendini takip ettirme nedenleri de vardır. İlk üçlemede asıl beklediğimiz olay Luke ile Darth Vader’ın kapıştıkları sahnedir. Bu finale kadar gerilim git gide artar ve iyilikle kötülüğün mücadelesinde hangi tarafın kazanacağı merak konusu edilir. İkinci üçlemede ise beklenilen Anakin’in Darth Vader’e dönüşmesidir. Bu noktaya varana kadar geçen sürede ise Anakin’in hissettiği dışlanmışlık, annesini kaybetmesi, güce olan tutkusu ve ona duyulan güvensizlik ilmek ilmek işlenerek Darth Vader’e giden yol gösterilir. Yani birbirinden yıllar sonra galaksiye hediye edilen iki üçlemenin de elinde önemli kozlar vardır.
“Star Wars”dan çok heyecanı bol bir aksiyon-animasyon
Gelelim bir “Star Wars” klonu olan “Star Wars: Klon Savaşları”na (”Star Wars: The Clone Wars”, 2008). “Klon Savaşları” diğer filmler düşünüldüğünde iki ders arası bir teneffüs gibi. Zira burada anlatılanlar yazılıda çıkmayacak cinsten, yani gereksiz bilgiler kabilinden. Hikaye ikinci ile üçüncü bölüm arasında geçiyor. Jabba the Hutt’ın çocuğunu kaçıran Kont Dooku’nun elinden söz konusu yavruyu kurtarmak amacıyla yola koyulan Anakin ve ona Padawan olarak tahsis edilen Ahsoka’nın tehlikeli macerası anlatılıyor burada. Görüldüğü üzere hikayenin iki üçlemeye çok fazla katkı yapacak bir malzemesi yok. Zira burada ne bir aşk ilişkisi ne de üzerinde durulan bir baba-oğul meselesi mevcut. Bunun gibi, Anakin’in Darth Vader’a olan dönüşümüne dair ipucu bulmak da pek mümkün gözükmüyor. Normalde Jedi Konseyi tarafından dışlanan, güvensizlik duyulan Anakin’in bu filmde itibarı biraz zorlama bir şekilde artmış sanki. Öyle ki kendisine Padawan verilmesi, yani bir ‘usta’ olarak görülmesi bunun en bariz kanıtı. “Klon Savaşları”nın asıl sorunu işte bu noktalarda yatıyor zaten. “Star Wars”un ana meselelerine bağlanmak yerine bir rehine krizini odağına alıyor. Bu bakımdan elinde çok sağlam bir kozu yok.
Filmdeki rehine krizi dışında en önemli hadise Anakin’in hocalığa soyunması. İlk başlarda sorumluluk almak istemese de sonradan Ahsoka’nın cesaretini görüp bu durumu kabullenmesiyle Anakin birazcık Obi-Wan Kenobi’leşiyor. Bu doğrultuda hırçın ve başına buyruk tavırlarıyla Ahsoka’nın da üçlemeden tanıdığımız Anakin Skywalker’ın kız versiyonu olduğunu söylemek mümkün.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
17:05
Hancock,Kesinlikle alışılmışın dışında bir süper kahraman filmi.Genelde çekilen süper kahraman filmlerindeki karakterler,hep iyi niyetlı,saygılı kişilerdir,Fakat Hancock tamamen farklı :) alışılmışın dışında,kendısıyle sorunları olan bir süper kahraman.
Film, ilk yarım saatinde Hancock’un kaba ve umursamaz davranışlarını süper güçleriyle karıştırarak gayet eğlenceli bir açılış sunuyor. Özellikle Hancock’un suçlularla dolu bir arabaya ve özellikle kendisiyle dalaşan iki hapishane kuşuna yaptıkları gayet orjinal ve saygıdeğer bir süper kahraman filminde göremeyeceğimiz türden.
Bu tür komedi-aksiyon sahnelerinin çoğunu fragmanlarda görmüşsünüzdür zaten. Ve fragmanlardaki sahnelerin hemen hepsi filmin bu ilk yarısına ait. Hancock’un küçük de olsa bir problemi buradan kaynaklanıyor. Çünkü Hancock, ikinci yarısında 180 derece dönüyor ve gayet ciddi bir tona ve türe ait karmaşık bir teoloji trajedisine dönüşüyor. Bu yazıda bazı sürprizleri bozmamaya dikkat ederek şunu belirteyim: İki karakter arasında oluşan, gereksiz bir özel efekt gösterisinden sonra, Hancock’un “ikilem”i ve geçmişi ile ilgili öğrendiğimiz bilgilerin ve fazla karmaşık doğa üstü kuralların sonu gelmiyor.
İlginçtir ki süper kahraman filmlerinin çoğu ilk yarılarını genelde kahramanımızın başlangıç hikayesine ayırır ve aksiyon dolu ikinci yarısından daha yavaş, daha karakter bazlı bir ton sergiler. Demir Adam, bu formülün en yakın tarihli örneği. Hancock, büyük aksiyon sahneleriyle başlayıp başlangıç hikayesinin detaylarıyla biterek tam tersi yolda gidiyor. Yani yavaş başlayıp hızlanmaktansa, hızlı başlayıp yavaşlıyor.
Alışılmışın Dışında bir süper kahraman izlemek isterseniz.Bu filmi İzlemelisiniz.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:52
Dennis Dugan ve Adam Sandler’ın dördüncü birlikteliği olan Zohana Bulaşma filminin konusu kabaca, Zohan Dvir adlı Mossad ajanının tüm hayatını geride bırakıp saç kesme tutkusu uğruna New York’a gelmesi üzerine. Konusunu kabaca özetlediğim bu filmin, kendisi içinde kullanılabilecek en uygun kelime maalesef kaba kelimesi. Konusu, karakterleri, esprileri, hatta içerdiği aşk hikayesi bile bu kelimeyi layığıyla hak ediyor.
Aslında kaba sözcüğünü biraz genişletmek lazım. Sandler’ı yakînen tanıyanlar pek tabii bilirler ki, Sandler filmleri slapstick tarzı komediden yararlanır. Kelime anlamı olarak kaba komedinin karşılığı olan bu tarz komedi türü, fiziksel espri üzerine kurulu bir güldürü çeşididir ki Sandler’ın filmografisine baktığımızda Billy Madison, Mr. Deeds ve Happy Gilmore gibi birçok filminde bu tarzdan yararlandığını görürüz.
Evet yararlandığını görürüz, ama sadece bu tarza sırtını dayadığını daha önce hiç görmemiştik. Zira Sandler filmleri asıl komedi gücünü slapstick tarzından değil, oyuncunun müthiş doğallığından, beklenmedik patlamalarından ve izleyiciyi kendisine hemen hapsedebilme özelliğinden alır. Ancak bu filmdeki Zohan karakterinde maalesef bunların hiçbiri yok. Aksine Zohan; top sakalı, garip saç kesimi ve itici şivesi yüzünden Sandler’ın tüm sempatikliğini yitirmesine ve izleyiciyle arasına kalın bir duvar örmesine sebep oluyor.
Anlaşılan filmin yazarları ve yönetmeni de seyircinin karaktere yabancılaşacağını anlamış olmalılar ki, bu -kurgu oyunlarına dayalı- kaba komedi anlayışını tadında bırakmak yerine filmin hemen hemen her sahnesinde kullanmışlar. Seyirci öykünün komikliğinden ziyade iki saat boyunca sadece kurşunları dişleriyle tutabilen, tavanda yürüyen, suda balina gibi yüzen ya da yaşlılarla cinsel ilişkiye giren bir adama gülmeye zorlanıyor ve bir yerden sonra artık filmin de komedinin de suyu çıkıyor. Nerede o Anger Management, Waterboy, Click gibi filmlerindeki zeki senaryo ve dialoglarla sağlanan komedi gücü, nerde Zohan. Sırf film aksiyon içerikli diye seyircinin tüm bunları sineye çekeceğini sanıyorlar herhalde ama yanılıyorlar.
Filmden çıkartılacak tek ders; ne kadar uzak, zor ve saçma olursa olsun insanın hayallerinin peşinden koşması gerektiği. Bu bağlamda film, elektronik dükkanlarını yaratıcılığımızı zincirleyen tüm işlerin bir sembolü olarak gösterirken; kuaför dükkanını da hayallerimizle özdeşleştiriyor. Klişe dursa da filmin elle tutulur verdiği en güzel mesaj bu. Özellikle hayallerinden uzak, elektronik dükkanında çalışan insanlar, içten ve ince bir duygusallıkla gösterilmiş.
Son olarak filmin diğer bir mesajı da İsrail-Filistin meselesiyle ilgili. Aslında film en çok bununla ilgili bir şeyler söylemek istiyor belki de. Ama konu o kadar sığ bir şekilde ele alınmış ki, izleyen ‘bize bilmediğimiz bir şeyler söyle’ demeden edemiyor. Film, sonunda iki tarafı da melek ilan edip ‘hepimiz kardeşiz’ mesajını veriyor ve tüm bu savaşın sebebini kapitalist bir dış etkene(!) bağlıyor. Ancak finale gelene kadar da sinsice bir propoganda yapılmıyor değil tabii. Bir tarafta kahraman bir İsrailli, diğer tarafta ‘Doğulu’ yani korkulan, karikatürize edilmiş Araplar. Başka bir deyişle; ‘Superman’ Mossad ajanı, bombacı Araplara karşı.
Kıssadan hisse, Zohan; çiğ espriler, seviyesiz şakalar ve derinliği olmayan karikatürize edilmiş karakterlerle dolu bir film. John Turturro ve Rob Schneider’ı özleyenleri bu yönde tatmin edebilir belki ama Sandler’ın seyircide yarattığı hayalkırıklığını kesinlikle gideremez.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:50
Evlendikten hemen sonra eşiyle birlikte iş için daha önce de bulunduğu Japonya’ya dönen Amerikalı bir fotoğrafçının çevresinde gelişiyor. Hayaletli Uzakdoğu korku filmlerinin hepsinde olduğu gibi kahramanımız aslında bir kadın; bu durumda fotoğrafçının karısı. Japonya’ya ilk geldiklerinde otobanda bir genç kıza çarptığını sanıyor ama söz konusu kişi aslında bir hayalet olduğu için kazadan iz bulunamıyor. Daha sonra fotoğraflarda karşılarına çıkmaya başlıyor bu kız. Ve araştırdıkça, hayaletin hikayesi çözülüyor.
Yine benzerlerinden hiç farklı sayılamayacak şekilde, erkekler tarafından ezilen, istismar edilen, acı çektirilen kadınların öyküsü çıkıyor karşımıza, film tamamlandığında. Hiçbir erkek karakterin de gözünün yaşına bakmıyor doğrusu filmin yaratıcıları. Ancak neredeyse feminist bu tavır, aynı filmi daha önce defalarca izlediğimiz gerçeğini de değiştirmiyor. Bu tavrı orijinal veya yürekli bulabileceğimiz günler çok geride kaldı. Sadece ölçülü bir takdirle başımızı sallıyoruz hafifçe… “Ah şu körolasıca erkekler…” Ve salonu terk ediyoruz…
Şu saatten sonra etkileyici olması neredeyse imkansız bir formül bu. Ancak yepyeni bir bakış açısı, bir tür yapıbozumla yaklaşılırsa ortadaki şablona… O da belki… Resimdeki Hayalet zaten bunun için çaba göstermiyor. Kendi işini temiz bir şekilde yapmakla yetiniyor yönetmen. Geriye de düzgünce çekilmiş, orta karar bir korku filmi kalıyor.
Oyuncuların da yüzlerinin akıyla çıktıklarını söyleyebiliriz en fazla bu filmden. Çeşitli dizi yüzlerini toplayarak seyirciyi oyalamaya çalışmış yapımcılar. Başroldeki Joshua Jackson’ı zaten Dawson’s Creek’ten hatırlıyoruz. Kendisi daha olgun bir yüz ve oyuncu oldu o günlerden beri. Kimi bağımsız filmlerdeki performanslarıyla övgü topladı son yıllarda. Önümüzdeki aylarda da J.J. Abrams’ın yeni dizisi Fringe’de izleyeceğiz kendisini.
Onun dışında, Nip/Tuck’taki oğul, Matt McNamara (John Hensley), The Office’in Amerikan versiyonundan David Denman veya Heroes’da Hiro’nun arkadaşı Ando (James Kyson Lee) gibi başka dizi yüzlerine de rastlamak mümkün filmde. Başroldeki Rachel Taylor’ı ise Transformers’da görmüşüz daha önce. Ben hatırlayamadım, belki siz hatırlarsınız…
Neticede, büyük iddiası olmayan, izlenebilir ama yeni bir şey sunmaz bir film Resimdeki Hayalet. Kadınlara, en güvendiğiniz erkeklerin bile bazen nasıl duygusuz ve bencil olabileceklerini, erkek denen organizmanın az gelişmişliğini göstermekten fazla bir amacı da yok. Ve bunu yapan da hep erkek sinemacılar oluyor nedense… Artık ister ironik deyin, ister duyarlı… Ben uyarımı yapayım da!
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:47
ABD’de sinemalara uğramadan direkt DVD’ye şutlanan “Annemin Yeni Sevgilisi” (”My Mom’s New Boyfriend”) her ne hikmetse ülkemizde vizyona giriyor. Burada dağıtımcılar ne düşündü bilinmez ama yüksek ihtimalle tıpkı yapımcılar gibi Meg Ryan’dan hâlâ bir şey umuyor olabilirler. Ancak oyuncunun hayranlarına kötü haberi hemen verelim. Filmin vasıflarıyla alakasız, Ryan’ı şu haliyle izlemek gerçekten seyirciye acı veriyor. Farklı ama doğal güzelliğiyle belki de bir neslin en önemli ‘romantik komedi prensesi’ olan oyuncu son yıllarda her ne yaptırdıysa yüzünü mahvetmeyi becermiş. Elbette Ryan hiçbir zaman öyle aman aman bir fizikselliğe sahip değildi ama şişirilmiş dudaklar ve botokslanmış bir yüzle buradaki orta yaşı geçmiş ’seksi anne’ imajına hiç mi hiç uymuyor. Her şeyden önce de rolünü inandırıcı kılamıyor.
FBI’a katılan ve eğitim almak için evden ayrılan Henry’nin (Colin Hanks) aşırı kilolu ve kendine bakmaktan aciz annesinin üç yıl içinde geçirdiği fiziksel ve ‘ruhsal’ değişimle film öyküsüne de başlıyor. Artık hayatını yaşamaya karar vermiş ve bu sırada da baya çapkınlaşmış olan Marty (Meg Ryan) oğlu ve nişanlısını ağırlarken bir yandan da yeni bir aşka tutuluyor ne var ki bu yeni sevgili de (Antonio Banderas) oğlunu iyice zorlayacak bir sanat eseri hırsızı. Bu şekilde aksiyona da giriş yapan öykünün elbette en ilginç yanı bir süre sonra Henry’nin kendi annesini dinlemeye başlaması ve bir anlamda da yem olarak kullanmasında ortaya çıkıyor.
Hiçbir artısı yok
Bunca karmaşıklık içinde “Annemin Yeni Sevgilisi”, gerçekten de güldürme ve eğlendirme şansı olmasına rağmen bunu başaramıyor. Her şeyden önce Marty’nin geçirdiği değişim iyi bir şekilde yansıtılmadığı için bu esprinin hiçbir önemi kalmıyor. Diğer yandan ‘genç ruhlu orta yaşlı kadın’ imajını yansıtmak için Marty karakteri ciddi anlamda klişeden klişeye koşturuyor. Henry’nin annesi ve sevgilisi Tommy’yi dinlediği sahneler ise kötü yazılmış bel altı şakalarından öteye geçemiyor.
Meg Ryan’ın gereksiz abartılıkta ve inandırıcı olmayan oyununa Antonio Banderas’ın klasik casanova triplerinin eşlik ettiği filmde herhalde tek ciddiye alınacak isim Colin Hanks oluyor. Ryan’ın perdedeki efsane eşi Tom Hanks’in oğlu olan Colin Hanks babasının komedi yeteneğine sahipmiş izlenimi veriyor. Elbette daha çok yol alması lazım ama özellikle ikilemde kaldığı anlarda fena değil.
İşlerin giderek arap saçına döndüğü ve kimin kimi kovaladığının bir süre sonra belli olmadığı film yine de bu karmaşayı basit bir biçimde aktarıyor. Bu ‘hafif’ komedinin yine de çok kötü olduğunu söyleyemeyiz. Evet güldüremiyor, heyecanlandırmıyor ama önünüzde de öylece akıp gidiveriyor. Ama film kesinlikle Amerika’da gördüğü muameleyi hak ediyor. “Annemin Yeni Sevgilisi” sinemaya gidip görülmeyi hak etmiyor, onun yerine bir akşam kafa boşaltmak için TV karşısına geçildiğinde izlenecek bir iş olarak kalıyor.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:46
Amerikan sinemasının sık sık konu edindiği türde sorumsuz, niteliksiz ve havai bir anne olan Joleen’le on bir yaşındaki kızı Tara’nın sokakta kalma hikayesiyle açılan film, öncelikle bize bir olgunlaşma süreci anlatacağını hissettiriyor. Ancak ilk on beş dakika içerisinde Joleen’in ortadan kaybolmasıyla bir anda ters yöne sapan “Uyurgezer,” Tara ile dayısı James arasında geçen bol gelgitli, bol çatışmalı ve mutlaka mutlu sonla biten bir yakınlaşma öyküsüne dönüştüğünü düşündürtüyor.
Tam kendimizi Tara ve James ile özdeşleşmeye hazırlamışken genç kızın dayısıyla birlikte büyükbabasının evini ziyaret edişi hikayeyi aile içi şiddetin ön plana çıktığı bambaşka bir gidişata sürüklüyor. Bu üç farklı bölüm arasında ne hikayeye devamlılık kazandıracak bir bağ ne de filmin tamamını etkisi altına alan sabit bir ruh hali bulunmak mümkün. Anlayacağınız “Uyurgezer,” belirgin bir ritmi ve sürekliliği olan olgun ve bütün bir yapımdan çok, üç farklı kısa filmi andırmakta.
Filmin en vahim yanı, hikayede yer alan her bölümü farklı bir türün ikonografisiyle dile getirmesi. “Uyurgezer,” Joleen ve Tara’nın evsiz kalma hikayesinin anlatıldığı ilk bölümde, kendisini “Erkekler Ağlamaz” tadında aykırı bir bağımsız film olarak tanıtmakta. Tara ve James’in öyküsüne odaklanan ikinci aşamada ise “Thelma ve Louise” benzeri bir yol filmine dönüşme arzusuyla tüm ikonografisini değiştirmekte.
Yer yer “Eyvah Kızım Büyüdü” türünde filmlerden ödünç aldığı banal kalıpları kendince ‘sofistike’ bir dille öyküsünün içine yerleştiren “Uyurgezer,” son bölümünde de tamamen farklı bir yöne sapıp, klostrofobik gerilim filmlerinin diliyle konuşmakta. Diğer yandan, bahsettiğimiz türlerin en can alıcı özelliklerini şablonlaştırarak önümüze seren filmin, bu türlerin ideolojik açılımlarını bütünüyle görmezden geldiğini de söyleyebiliriz. Bu yolla, sahiplendiği türlerin içini boşaltan “Uyurgezer”in aynı vurdumduymazlığı karakter yaratımında da ortaya koyması ise oldukça can sıkıcı.
Dört farklı karakter arasında geçen bir aile dramını gözler önüne serme amacıyla yola çıkan filmin, süreçten çok sonuca odaklanan aceleci gidişatı bu vurdumduymazlığın en belirgin kanıtı. İlk dakikalarında karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini derinlemesine irdelemeye niyetlenen film, tahmin ettiğiniz gibi bu süreci öykünün sonuna kadar devam ettirmeli. Böylelikle izleyenlere, karakterlerin kişiliklerindeki evirilmeyi, yaklaşımlarındaki değişimi tüm samimiyetiyle gözler önüne sermeli.
Çünkü bir aile dramını seyredenler için cazip yapan, karakterlerin içsel yolculuklarında hangi noktadan hangi noktaya ulaştıklarını izlemek aslında. “Uyurgezer”se karakterlerin içsel yolculuklarında kat ettikleri yoldan çok, arabayla kaç kilometre yol yaptıklarıyla ilgilenen bir film. Anlaşılan o ki yönetmen Maher arka planda fotoğrafik imajlar gösterip, uçsuz bucaksız çöl manzaraları yaratma hevesini tatmin etmek adına karakterlerin sürekli mekan değiştirmelerine göz yummuş. Ancak bu arada karakter çatışmalarına olan ilgisini de minimum düzeye indirmiş.
Maher, kendi çapında ‘sofistike’ manzaralar yaratmaya uğraşırken bizlere de Tara ve James’in hangi arada derede yakınlaştığını, Joleen’in niçin evden kaçtığını, büyükbaba Reedy’nin nasıl bir anda sıradan bir çiftçiden psikopat bir baba figürüne dönüştüğünü anlamaya çalışarak koltuğunuzda sıkılmak düşmüş.
Oysa bana kalırsanız, bu filmden izleyiciyi gidişattan dışlamayan, samimi ve derinlikli üç ayrı film çıkabilirmiş ya da Maher’in anlatmaya niyetlendiği bu hikaye belki de sadece bir apartman dairesinde geçebilirmiş. Charlize Theron’un etkileyici performansı bütçesindeki parayı farklı mekanlarda geçen çekimlerdense oyuncuları daha uzun süre hikayede tutmaya harcayan daha mütevazi ve daha çalkantılı bir filmde değerlendirilebilirmiş.
İnsanın elinde böylesine dolu bir oyuncu kadrosu varken, harcanılan zamanı ve parayı sürükleyicilikten, samimiyetten ve derinlikten uzak bir film için heba etmesini izlemek gerçekten de üzücü. Benim fikrime göre “Uyurgezer,” ciddi niyetlerle izlenebilecek bir film değil. Ancak filmi Maher’in yaptığı yanlışları kendi filminde tekrarlamak istemeyen bir sinema öğrencisi disipliniyle izlemek isteyenler için yerinde bir örnek teşkil edebilir.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:44
Mumya serisinin uzun zamandır beklenmeyen üçüncü bölümünü izlerken tahmin ettiğimden daha fazla eğlendiğimi itiraf etmeliyim. İlk başta 30′lu yılların canavar filmlerini 50′li yılların B tipi macera serileriyle birleştirmeyi amaçlayan serinin, “Eğlenceli olsun da ne olursa olsun” yaklaşımı üçüncü filmde de devam ediyor. Film, mantıklı bir hikaye süreci ve kişisel bağlantı kurabileceğimiz üç boyutlu karakterler pahasına birbiri ardına fantastik yaratıklar ve olağanüstü abartı savaş ve kavga sahnelerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu bakımdan üçüncü mumya, serinin 50′li yılların B filmlerini en çok hatırlatan üyesi.
Böyle bir benzerlik aslında kötü bir eleştiri de değil. Çünkü Mumya3, seriden beklediğimiz macera, adrenalin ve komedi dolu paketi beklentilemizin üzerinde önümüze sürüyor. Filmin senaryosunun asıl amacı olabildiğince çok cool görsellikleri hikayenin mantık sınırlarına uyup uymadığını umursamadan bir araya getirmek. Ateş, buz ve rüzgar gibi elementleri kontrol edebilen bir mumya, taştan askerlerle savaşan iskelet askerler ve hatta nereden geldiği belirsiz yetilerle dolu hikaye, orta yaşlı Hollywood senaryo yazarları yerine geniş bir hayalgücüne sahip 12 yaşında bir oğlan tarafından yazılmış sanki.
Ben şahsen 12 yaşımdayken gayet açık fikirli bir hayal gücüne sahiptim. İşte bu yüzden yetilerin mumyalarla ilgili bir hikayeyi işgal etmesini sorgulamadım. Elinden ateş topları fırlatan bir mumya gördükten sonra iki sihirli kelime ile yardıma çağrılan yetiler çok da inanılmaz bir mantık zıplaması değil. Bu arada sihirli kelimeleri ezberledim, bir dahaki sefere arabamın tekeri patladığında bu yetiler bayağı işe yarayacak.
Filmi utanmadan savunduğum yazıya geri dönelim. Mumya 3, (Filmin tam ismini yazmak yaklaşık 10 dakika sürüyor, o yüzden şimdilik Mumya 3 diyelim) Mısır’dan uzaklaşarak bizi bu sefer ilk hikayeden yirmi sene sonra Çin’e gönderiyor. Bu zaman ve mekan değişiminin iki avantajı var.
Birincisi, sadece kumu kontrol edebilen Imhotep yerine kumla beraber ateşi, buzu ve rüzgarı kontrol edebilen, üç başlı bir ejdere dönüşebilen bir mumyamız var. Yani bir mumya parasına 6-7 mumya kazanıyoruz. İkinci sebep, hikayenin yirmi sene sonra geçmesi sayesinde mumya avcısı Rick (Mumya ve Dünyanın Merkezine Yolculuk ile B filmi marketini tekeline alan Brendan Fraser) ve eşi Evelyn (Belki de dünyanın en güzel kadını Maria Bello) yanında Rick’in maceraperest genç oğlu Alex (Luke Ford) kadroya katılıyor. Komedi karakteri Jonathan’ın (John Hannah) dönüşüyle gayet dinamik bir macera grubu yaratılıyor.
Rick ve mumya avcısı ailesi, bu sefer taştan yapılma kötü ruhlu Çin imparatoru Han’ın (Jet Li) dünyayı ele geçirme planlarını durdurmaya uğraşıyor. Efsaneye göre, mumyayı durdurmanın tek yolu sihirli bir hançeri kalbine saplamak. Neden bu kadar uğraştıklarını anlamak imkansız. Taş, kağıt, makas oyunundan bildiğimize göre taştan yapılma mumyayı durdurmak için tek yapmamız gereken üzerine devasa bir kağıt atmak.
Jet Li’den bahsetmişken Mumya 3, Li’nin markası olmuş stilize kavga sahnelerini bekleyen seyirciyi hayal kırıklığına uğratabilir. Li, film boyunca ölümsüz iyi cadı Zi ile (Michelle Yeoh) kılıç savaşına girdiği kısa bir sahne haricinde kavga etmiyor. Ayrıca filmin süresinin çoğunluğunda bilgisayar yapımı bir taş parçası olarak temsil ediliyor.
Mumya 3, boş maceralarında fazla mantık aramayan yeti hayranlarına, Kara Şövalye’nin fazla karanlık olduğundan şikayet edenlere tavsiye edilir. “Yetilerin mumyalarla ne alakası var?” diyorsanız filmden uzak durun. Fakat aklınızda bulunsun, bir dahaki sefere arabanızın tekeri patladığında tek başınasınız.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:41
Ben X”le ilk filmine imza atan Nic Balthazar hayli beğeni toplamış ve ses getirmiş gözüküyor. Yazdığı romandan uyarladığı “Ben X” bizleri, kimselere benzemeyen, kendine has bir dünyası olan Ben’in dışlanmışlık ve zorbalıklarla çevrili yaşamına tanık olmaya çağırıyor.
Yazdığı roman ve romanından etkilenilerek tasarlanan oyun sayesinde adını duyuran Belçikalı Nic Balthazar, filme uyarladığı romanı sayesinde oyun tutkunu gençler, fantastik roman okuyucularının yanı sıra sinema dünyasının ve sinemaseverlerin de dikkatini çekmiş durumda. farklı, kendi fantastik dünyasında yaşayan Ben’in öykünün anlatıldığı yapım, konusu kadar yenilikçi tarzı, Ben’in iç dünyasını yansıtmadaki başarısıyla da övgüyü fazlasıyla hak ediyor.
Son yıllarda politik, etnik, cinsiyet, cinsellik, etnik köken, sınıfsal konum, fiziksel ve zihinsel farklılıklar, bireysel tercihler vb. nedenlerle ‘öteki’ olarak nitelenen, ortalamadan saptığı, uymadığı ya da varlığı ortama, kurulu düzen, gemisini yürütenler için tehtit olarak algılananların dünyasının anlatıldığı yapımlar hissedilir oranda ağırlık kazanmış durumda. Sosyal bilimler, yazın dünyası ve politik muhaliflerin yanı sıra sinemanın önemli konularından biri haline gelen ‘öteki’ olmak, ‘öteki’ olarak algılanmanın ne anlama geldiği üzerine yaslanan Nic Balthazar’ın filmi tarzı ile benzerlerinden ayrılırken sorguladığı temanın hakkını başarıyla veriyor. İzleyicilerini Ben’in dünyasına sokan Balthazar, zihinsel dünyası ve algılayış biçimiyle herkesten ayrılan özel, ‘öteki’ bir bireyin çevresi tarafından maruz kaldığı zorba tutum karşısında verdiği kendine has tepkinin macerasına odaklanıyor.
Ben’in çocukluğunda kendini göstermeye başlayan tepki vermekte, iletişime geçmekte yaşadığı sorunlar ergenlik yaşlarına geldiğinde daha karmaşık sıkıntılara yol açmaya başlar. Sürekli dalga geçilen, zorbalıkla yüz yüze kalan Ben kendini ArchLord adlı oyunda var etmeyi seçer. Oyunda hayli başarılı olan Ben, saygın, güçlü bir karakter var eder. Gerçek hayatta elde edemediği başarı ve gücü sanal dünyada elde eden Ben, gerçek dünyada karşılaştığı hoyrat ve acımasız tutuma karşı çareyi yaşamı sanal dünyayı merkeze alan bir kurguyla algılamakta bulur. İşin içine bir de aşk girince Ben’in ruhsal dünyası iyice alt üst olacaktır…
“Ben X”e merkez aldığı temel kavram farklı olanı anlama, ona hayat hakkı tanıma dışında bir gençlik filmi olarak da yaklaşmak mümkün. İnsanın yaşamındaki belki de en asi, hoyrat ve acımasız evresi olan bu dönem, kişiliği oluşur, olgunlaşırken iç dünyasında yaşadığı bölünmelerin, fırtınaların yanı sıra dış dünyaya karşı gösterdiği saldırganlığın tepe oktasını oluşturur. Nic Balthazar filminde gerek Ben’e yönelen bu saldırganlığı, gerekse Ben’in iç dünyasındaki fırtınaları başarıyla yansıtmayı başarıyor. Özellikle Ben’in bakış açısından izlediğimiz sahneler, kamera hareketleri oldukça etkileyici. Ben, kendi dünyasında çevresiyle bir uzlaşı ararken orta yolu bulmak yerine kendine has bir algı dünyası oluşturması ve dış dünyanın buna saygı duymasını sağlayacak girişimi, genelde bu türün örneklerinde görmeye alışkın olduğumuz büyüme hikayesine dönüşmekten filmi kurtarıyor, uzlaşıyı tarafların belli oranlarda düşünce ve tavırlarından vazgeçmeleri üzerine kurmuyor. Ben farklı olmanın getirdiği dışlanma, itilmişlik ve zorbalığa kendince bir yanıt vererek son vermenin yolunu buluyor.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:31
“Smart People,” Dennis Quaid, Thomas Haden Church, Ellen Page ve Ashton Holmes gibi içlerindeki potansiyeli ana akım Hollywood filmlerinden ziyade, bağımsız yapımlarda ortaya çıkarmayı başaran oyunculardan kurulu kadrosuyla tam bir Amerikan bağımsızı. Fonksiyonunu kaybetmiş aile temasına odaklanan konusu ve problemli karakterleri de filmin tipik bir Amerikan bağımsızı olma özelliğini kuvvetlendiriyor. Diğer yandan, karakterlerin birbirleriyle olan gülünç iletişimsizliklerine ve ağır aksak kişisel gelişimlerine odaklanan “Smart People”ın, duygusal yönü kuvvetli sıra dışı bir romantik komedi olduğunu da iddia etmek mümkün.
Ana akım Hollywood sinemasının mihenk taşlarından biri olan romantik komedi türünün iyimser karakteriyle Amerikan bağımsızlarının içine kapanık ruh halini başarıyla harmanlayan ve odaklandığı her konuyu derinlemesine irdeleyen “Smart People,” hiç kuşkusuz iyi yazılmış ve başarıyla yönetilmiş samimi bir film. Bilhassa kendilerini rollerine adamış yetenekli oyuncuların performansları sayesinde kuvvetli bir yapıma dönüşen Noam Murro yönetmenliğindeki filmin en önemli özelliği ise işlediği konulara ve eksantrik karakterlerine film dünyasının hayali gerçekliğinden değil, hayatın içinden bakması.
“Smart People”da mesleğine olan heyecanını, ilgisini ve yaşama sevincini kaybetmiş, orta yaşlı bir akademisyeni canlandıran Dennis Quaid, uzun zamandır kendisinden beklendiği gibi verimli, içten ve istekli bir performans sergileyerek göz doldurmakta. Canlandırdığı karakteri yürüyüşünden, yüz mimiklerine, konuşmasından beden diline dek kendine has özelliklerle donatan Quaid, Profesör Lawrence Wetherhold’u gündelik hayatın bir parçası haline getirmekte. Senaryo yazarı Mark Poirier’ın akıllıca karakter tahlillerini başarıyla özümseyen ve bu tahlilleri tüm cesaretiyle ortaya koyan usta oyuncu, özellikle akademik hayatın içinde yer alan izleyicileri kendisine bağlayacak unutulmaz bir performansa imza atmakta.
Bununla birlikte, Mark Poirier’ın akademik camianın çetrefilli ilişkilerini ve bu camiaya özgü hayat tarzının bireylerin aile ilişkileriyle sosyal yaşantıları üzerindeki etkilerini samimi bir dille işleyen senaryosu Ellen Page ve Ashton Holmes gibi genç oyuncular tarafından da başarıyla özümsenmekte. Sıcak gülümsemesi, manalı bakışları, kendine has ses tonu ve özgüven dolu duruşuyla izleyenlere keyif veren Ellen Page, profesör babasının ilgisini çekebilmek için başarı odaklı bir hayat yaşayan muhafazakar Vanessa rolünde izlenmeye değer bir performans sergiliyor. Lawrence’ın üniversite öğrencisi oğlu James karakterini canlandıran Ashton Holmes ise ne yazık ki yeteneğini ortaya koyamayacak kadar geri planda kalıyor.
James’in sırlarla dolu yaşantısını yine bir sır olarak bırakan ve bu yolla karakterin ailesinden kopukluğunu vurgulayan film, bana kalırsa Ashton Holmes’u verimli bir biçimde kullanmayı başaramıyor. Ellen Page’in canlandırdığı Vanessa karakteri fazlasıyla ön plana taşınırken aile ilişkilerinde en az Vanessa kadar etkin rolü olan James gidişat içerisinde görünmezleşiyor. Film, bu tercihle beraber bir yanıyla geçtiğimiz aylarda “Juno” filmiyle geniş bir hayran kitlesine kavuşan genç oyuncu Ellen Page’i neredeyse bir pazarlama aracı olarak kullandığını da hissettiriyor.
Aslına bakarsanız, bağımsız bir yapım olarak sınırlı bir izleyici kitlesine hitap etmesine rağmen, ister istemez gişe kaygısına kapılan “Smart People”ın Ashton Holmes’u arka planda bırakmasının en belirgin sebebi de bu endişe. Filmde canlandırdığı karakterin kendine has özelliklerini üzerine giymekte güçlük çeken Sarah Jessica Parker’ın varlığını da yine bu popülarite kaygısına bağlayabiliriz belki de. Filmi daha geniş kitlelere duyurmak ve hayran kitlesini sinema salonlarına çekmek adına oyuncu kadrosuna dahil edildiği hissedilen Parker’ın, filmin konusu ve gidişatı ile kurduğu ilişki oldukça mesafeli. Diğer yandan, akademik karakterlerin gündelik hayattan kopukluklarını ve sosyal hayattaki uyumsuzluklarını vurgulamak gibi bir fonksiyona da sahip olduğu düşünülen Sarah Jessica Parker’ın tek işlevi canlandırdığı Janet karakteri ve Profesör Lawrence arasındaki romantik ilişkiyi yüzeyselleştirmek bana kalırsa.
“Smart People,” özellikle akademik hayatın içinde yer alan veya akademik çalışmalar üzerine kafa yoran sinemaseverlerin oldukça beğenebilecekleri bir film. Noam Murro’nun ilk uzun metraj çalışması, kişinin düzenli olarak zihinsel projelere odaklanıp, soyut disiplinlerle mücadele ederken hem kendine hem de topluma ne kadar yabancılaşabileceğini, iletişim kabiliyetini ne derece kaybedebileceğini ve yalnızlaşabileceğini başarıyla gözler önüne seriyor. “Smart People,” özellikle başarılı karakter tahlilleri, Dennis Quaid’ın dopdolu performansı, Ellen Page’in sevimliliği ve Nuno Bettencourt imzalı müzikleri için izlenmeye değer.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:30
Christopher Nolan imzalı son Batman filmi “Kara Şövalye”, beyazperdede Batman efsanesinin yaratıcısı Burton‘ın başlattığı ilk seriden bir hayli farklı bir dünya ve süper kahraman tasviriyle karşımıza çıkıyor. Gişe rekorlarını altüst eden film, karakter ve mekân tasvirlerinden çok aksiyon yapısıyla öne çıkıyor
Çocukluğun sinemayla flört ettiği ilk günlerde Pazar geceleri ‘Parliament Pazar Gecesi Sineması’ sayesinde tanışılan ve akla kazınan filmlerden biriydi “Batman” (1989). Bir kimlik karmaşası içindeki Bruce Wayne, bedenini saran simsiyah bir kostüm içerisinde gizemli ve gotik kent Gotham’ın başına musallat olan suçlularla mücadele ediyordu. Binalarından kendine vandal bir düstur edinmiş psikopat suçlu Joker‘in suratındaki zoraki gülümsemeye, ince uzun Batmobil’in hassas kıvrımlarından Batman‘in uçabilmek için kullandığı küçük oyuncaklara dek büyüleyici bir deneyimdi bu film. Tabii o zamanlar ne filmin yönetmeni Tim Burton‘dan ne de müzikleri yapan Danny Elfman‘dan haberimiz vardı. O günleri hatırlayanların bir kısmı Burton‘ın elinden çıkmış ilk iki filme bakarak geçmişin geri gelmeyeceğini ve artık Batman filmlerinin o naif havasından eser kalmadığını hüzünlü bir şekilde fark ediyorlar.
İlk iki filmi bu denli sevmemizin nedeni, Batman‘in ve filmdeki kötü adamların (Joker, Penguen ve bu güruha katabileceğimiz Kedi Kadın) bulundukları konuma gelmelerinin altında yatan nedenlerin çok iyi bir şekilde verilmesinde yatıyordu daha çok. Küçük Bruce Wayne‘in bir tiyatro çıkışında ebeveynlerinin öldürüldüğü sahne ve bu sahnede Wayne‘in annesinin kolyesindeki incilerin yere düşmesi hâlâ belleklerde yerini koruyor olabilir. Ya da “Batman Dönüyor”da (“Batman Returns”, 1992) Penguen‘in suç dünyasına bulaşmasının altında yatan trajedinin iç burkan halinin etkileyiciliğinden hiçbir şey yitirmediğini söylesek yalancı çıkmayız herhalde.
Nolan’ın Kara Şövalyesi
Yönetmenlik kariyerine yolda gördüğü adamları takip eden takıntılı bir adamın hikâyesiyle başlayan Christopher Nolan‘ın Batman ve onun dünyasını tasviri ise Burton‘ınkinden bir hayli farklı. Burada Gotham‘ın yerini gökdelenlerden müteşekkil bir Amerikan kenti almış. Nolan, farklı bir alem yaratmak yerine Chicago’yu ‘copy-paste’ usulüyle Gotham’a çevirmiş. Zerafetiyle meşhur Batmobil‘in ince uzun hali de, yerini bir tankı andıran dağ aracına bırakmış. Belki çizgi romana daha sadık bir yaklaşım Nolan‘ın sergilediği bu tavır, ancak bunu yaparak farklı bir evrende yaşayan Batman‘i Örümcek Adam gibi, Superman gibi daha normal bir dünyaya yerleştirmiş. Halbuki fantastik bir evrendi bizim ilk tanıştığımız Gotham…
Empire Türkiye dergisinin bu ayki sayısında yer alan Nolan‘ın açıklamalarına göz gezdirmek yönetmenin filmi çekerken takındığı tavrı anlamak açısından yararlı olabilir. Burada Nolan‘ın “Aksiyon sahneleri dev. Harika! Daha önce böyle bir şey görmediniz,” sözleri öne çıkıyor. Yani yönetmenin kendisi bir süper kahraman filminde olması gereken derinliği ve karakter karmaşasını bir kenara bırakıp aksiyon sahnelerinin haşmetiyle böbürleniyor.
Nolan‘ın Batman dünyasını tasvirindeki bir farkı da filmdeki karakterleri ele alış tarzı. Yönetmen yine aynı dergide Joker‘in geçmişiyle ilgilenmediğini ve bu filmde onun yükselişini anlatmayı seçtiğini söylemiş. Böyle de yapmış. Mesela filmde Joker‘in ağzındaki yaranın evveliyatına dair aynı karakterin ağzından iki farklı hikâye duyuyoruz. Muhtemelen bu anlatılan iki hikâyenin hiçbiri doğru değil ve Joker‘i Joker olmaya iten nedenlere dair başka ipuçları da filmde yok. Halbuki hafif kamburu ve yüzündeki palyaço makyajıyla Heath Ledger ile vücut bulan Joker‘in hikâyesi bu filmi daha renkli ve derinlikli kılabilir gibi görünüyor. Bu karakterin anarşiye olan tutkusu ve insan doğasının düzensizliğe olan yatkınlığına dair lafları ise aksiyon sahnelerinin hırgürü arasında oldukça boğucu kalıyor. Bölge savcısı Harvey Dent‘in iyi adamken kötü adama dönüşmesi de basit bir intikam hikâyesi temelinde gerçekleşiyor. Anlaşılan, “Takip” (“Following”, 1998) ve “Akıl Defteri” (“Memento”, 2000) filmleriyle bağımsız bir ruh taşıyan ve insan hikâyeleri anlatan Nolan, Hollywood’un görkemli oyuncaklarına kendisini fena halde kaptırmış ve yeteneğini aksiyon sahnelerini çekmeye adamış.
“Batman Başlıyor”la (“Batman Begins”, 2005) başlayan yapımcı şirketin Nolan seçimini anlamak da artık oldukça kolay bir hal alıyor. Çünkü yeni bir Batman filmi için ismi geçen Burton‘ın dünyası artık fazla naif kalırken, “Kaynak”la (“The Fountain”, 2006) spiritüalist eğilimleri ortaya çıkan Darren Aronofsky‘nin yaratacağı Batman daha karanlık bulunduğu için ikisine de yarasa adam teslim edilmiyor. Ama yine de bu filmi seven birçok insan çıkacak, şimdiden çıktı bile… IMDb’de en iyi filmler listesinde birinci sırada yer almayacak belki ama ilk 250′deki yerini koruyacak. Çünkü “Aksiyon sahneleri dev. Harika!” Ama yine de bu film Parliament Pazar Gecesi Sinemasından büyülenenler için sıradan bir aksiyon filmi olmaktan öteye de geçemeyecek…
Tim Burton‘ın bir rüya evreninde yaşattığı Batman‘e ve hüzünlü kötü adamlara saygıyla…
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:27
Seyrettiğimiz ilk Batman filmindeki Jack Nicholson siluetindeki Joker hafızamıza kazınmış dururken “Kara Şövalye”de Heath Ledger‘ın yaşamdaki son performanslarından birinde Jack Nicholson‘la nasıl aşık attığına, Joker‘i tekrar ete kemiğe (ve pudraya) büründürüşündeki mütevazı ihtişama tanık oluyoruz.
Yüzündeki maskeden olsa gerek her Batman filmi aslında Batman‘den ziyade kötü adamları seyretmeye ve puan vermeye gittiğimiz şölenler olmuştur. “Kara Şövalye” ise her zamankinden biraz daha farklı olarak, kötü adamın filmin çekimlerinin hemen ardından ölmesiyle birlikte, biraz daha ‘anma’ duygusu veriyor ve izleyici -kuşkusuz ki her şeyden önce performansı sebebiyle- Joker‘e odaklıyor . Üstelik seyrettiğimiz ilk Batman filmindeki Jack Nicholson siluetindeki Joker hafızamıza kazınmış dururken son filmde de Joker‘le birlikte oluyor ve Heath Ledger‘ın yaşamdaki son performanslarından birinde Jack Nicholson‘la nasıl aşık attığına, Joker‘i tekrar ete kemiğe (ve pudraya) büründürüşündeki mütevazı ihtişama tanık oluyoruz.
Filmin ilk dakikalarının sürprizlerinden birinde yüzünü hep bildiğimiz ancak ismini pek de bilmediğimiz isimsiz oyunculardan William Fichtner‘la karşılaşıyor, banka müdürü rolünde bankasının kasalarını Joker‘e karşı savunurken Christopher Nolan ve ekibinin alavere ve dalavereler için çok ciddi bir ekstra mesai yaptıklarının tüyosunu alıyoruz. Sonuç, gerçekten de Batman‘den ve iyi adamlardan ziyade Joker ve planlarını nefesini tutarak beklemeye başlayan bir seyirci.
Jokerle tanışmamızla birlikte otomatikman karşı takım da önümüze diziliveriyor; Teğmen James Gordon olarak karşımıza çıkan Gary Oldman‘ı karşınıza alıp “Leon’daki polis’ten Batman’deki polise” başlıklı bir profil yazısı yazmak mümkün. Pardesü ve gözlüğünün arkasındaki yorgun ancak inançlı (ve inatçı) polis karakterinde sakin ancak etkili bir oyunculuk sergiliyor. Gotham’ın gördüğü gelmiş geçmiş en başarılı savcı Harvey Dent rolünde de Aaron Eckhart son derece başarılı, filmin başından sonuna yaşadığı dönüşümle, özellikle ikinci yarıda günümüz suç dünyasına ilişkin çok önemli bir tezi doğrulayan, doğrulatan bir çizgide; elbetteki (diğer tüm karakterler gibi) Joker‘in gölgesinde oyununu oynuyor.
Çok uzatmaya gerek yok… Belki de ilk kez bir Batman filminde donanım, yeni icatlar, yanarlı dönerli gösterişli araçlara bu kadar az yer verilirken görsel efektler ihtişamından ve kusursuzluğundan hiçbir şey kaybetmiyor. İnandırıcılık olarak en ufak bir falso vermeyen görsel efektlerin geçit töreninde Batman‘in oyuncaklarından ziyade insani ilişkiler, günümüz şehir hayatında artık nerdeyse herkese, hepimize yayılmış korku ve hoşgörüsüzlük gibi noktalara odaklanılmış. Zaten filmin ilk andan itibaren verdiği mesaj da; Gotham’ın artık maskeli bir kahramana değil, yüzü açık, dürüst, şeffaf ve başarılı bir idole ihtiyacı olduğu. Bu kişi Batman değil ancak Batman bu bir kişinin yürüdüğü yolda her türlü fedakarlığa hazır. (Her ne kadar aynı kadına aşık olsalar da.)
Filmde aksiyon, mizah, dram, entrika, ihanet, aşk, ayrılık, gösteriş, görsel efekt ve hiç düşmeyen bir tansiyon bulacaksınız. (Yani bir filmde her ne arasanız bir miktar bulmak mümkün.) Filmden çıktığınızda aklınızda kalan en önemli şey kuşkusuz Heath Ledger‘ın ağır makyaja rağmen gözleri ve mimikleriyle size geçirdiği duygu; bir joker klasiği olarak sürekli yalanması ve dudaklarını ıslatması; kural tanımayan kişiliği ve film boyu sizi gülümseten mizah anlayışı oluyor, elbette ki son olarak böylesi bir performansla perdeyi kapamış olmasının burukluğunu da unutmamak lazım.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:18
Gerçek olayları beyazperdeye aktarmak, kurmaca hikâyelere göre hem daha kolay, hem de daha zor. Kolay, çünkü gerçeklik hissi yaratmada filmin arkasında gerçek yaşam gibi güçlü bir dayanak mevcut. Zor, çünkü bu dayanağa fazla güvenip, anlatımda klişelere düşerek hikâyeyi zayıf düşürme ihtimali var. “Yalnız Kalpler” (“Lonely Hearts”, 2006), güçlü oyuncu kadrosuna, başarılı sanat ve görüntü yönetimine rağmen, ne yazık ki ikinci kulvarda yerini alıyor. Gerçek bir “kaçak aşıklar” hikâyesinin kahramanları Martha Beck ve Raymond Fernandez‘in elektrikli sandalyede biten olağanüstü maceraları, sıradan bir polisiye filmin içinde kaybolup gitmiş. “Yalnız Kalpler” kendi türünün diğer örnekleri içinde sayabileceğimiz “Katil Doğanlar” (“Natural Born Killers”, 1994) ya da “Bonnie ve Clyde” (“Bonnie and Clyde”, 1967) gibi filmlerin kalibresini yakalayamıyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Amerika’da yalnız ve zengin bir çok kadını kandıran ve öldürerek paralarını ele geçiren Martha ve Raymond çiftinin acımasız cinayetlerini anlatan film, senarist Todd Robinson‘ın ilk yönetmenlik denemesi. Gençliğinde dedektif olan dedesinin anlattığı hikâyelerle büyüyen Robinson, bir yapımcı arkadaşı gerçek bir suç öyküsü çekmesini önerince, bu teklife karşı koyamıyor. Dedesinin görev yaptığı yıllarda, Martha ve Raymond‘ın hikâyesi gündemde. Robinson küçük bir çocukken dedesinden bu sıradışı çifte dair birçok öykü dinliyor. Ve yıllar geçip de ilk filmini çekme kararı aldığında, Martha ve Raymond‘a kayıtsız kalamıyor.
Salma Hayek ve Jared Leto‘nun canlandırdığı bu acımasız çifti yakalamayı kendine misyon edinen dedektif Elmor Robinson rolünde ise John Trovalta var. Trovalta çok büyük oynamadan, abartmadan, sadece yüz ifadesi, vücut dili ve bakışları üzerinden nefis bir oyunculuk çıkarıyor. Elmor karakteri, dede Robinson‘dan -muhtemelen- izler taşıyor. Her ne kadar gerçek bir karakterden besleniyor olsa da, dedektif için çizilen kişilik klişelerle dolu. Karısının intiharıyla hayattan elini eteğini çekmesi, oğluyla ilişkisinin kopması, sonra yeniden küllerinden doğup, bir anda hayatını düzene sokması, Amerikan filmlerinin artık gelenekselleşen anlatım biçimlerinden biri. Böyle olunca, oyuncunun ortaya koyduğu güçlü performans da hak ettiği yeri bulmuyor.
İkinci Dünya Savaşı ve kadınlar…
Karısının ani intiharıyla sarsılan ve bu olaydan sonra hayata küsen, çok sevdiği mesleğini yok sayan Elmor‘ı bu çiftin peşine düşüren motivasyon, kurbanlarının yalnız ve masum kadınlar oluşu. Ve kurbanlardan bazılarının ölümüne intihar süsü verilmiş olması. O kadınların öcünü almak, bir şekilde, iş güç nedeniyle ihmal ettiği karısına karşı da sanki bir vefa borcu. Karısının intiharına bir türlü gerçek bir sebep bulamayan Elmor, genç kurbanlardan birinin intiharmış gibi görünen ölümüne de bir anlam veremiyor. Ve bu ölümün aslında Raymond-Martha çiftinin cinayetlerinden biri olduğunu ispat edene kadar da işin peşini bırakmıyor. Kadının intihar etmemiş olması sanki kendi karısının karısının intiharını da temize çıkarıyor.
Filmde, alt metinde İkinci Dünya Savaşı’nın kadınlar üzerindeki olumsuz etkisini de görüyoruz dolaylı olarak aslında. Savaşta kocasını, babasını, kısacası hayatlarındaki erkekleri kaybeden kadınların yalnız, naif ve şefkata muhtaç halleri iç burkucu. O kadar kandırılmaya açıklar ki, Raymond yazdığı romantik mektuplarla bir anda hayatlarının en büyük aşkı olabiliyor. Her şeylerini onun ellerine teslim edebiliyorlar. Martha ise Raymond‘ın kızkardeşi rolüyle kurbanlarda şefkat uyandırıyor. O yıllar dünyaya ve yaşama bakışın karardığı günler ve gecelerle dolu. Ümidin tükendiği, geleceğe dair hiçbir ışık belirtisinin kalmadığı zamanlar. Filmin genel havası da bu minvalde dolaşıyor.
“Yalnız Kalpler” in önemli artılarından biri dönemin havasını başarıyla yansıtması. Filmin ışığı, renkleri, mekânlar, kostümler başarılı. Kadrajlar etkileyici. Senaryo üzerinde daha çok çalışılıp, anlatım daha çarpıcı hale getirilebilseydi, “Yalnız Kalpler” muhtemelen sinema açısından zayıf bu sezonun unutulmazları arasına girebilirdi.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
16:11
70′lerin en popüler gruplarından olan ABBA‘nın şarkılarını referans alan “Mamma Mia!”nın sahne versiyonu milyonlarca kişi tarafından seyredildikten sonra şimdi de beyazperde can buluyor. Grubun şarkılarının ruhuna da uygun bir biçimde sonuna kadar ‘neşeli’ bir iş bu. Ancak sahnede eğlendiren kitsch yapısı sinema seyircisi üzerinde aynı etkiyi yaratmayabilir.
Filmler üzerine yorumda bulunurken bir noktadan sonra nesnel bakıştan kaçabilmek imkansız bir hale geliyor. Eninde sonunda yorumlarda yazarın kendi zevki objektif olmayı da zorlaştırıyor. İşte; ABBA şarkılarının beyazperdede canlanmasını sağlayan “Mamma Mia!” kişisel zevklerden kaçarak yorumlanabilecek bir film değil, şüphesiz. Her şeyden önce grubun ve müzikalin hayranları için hazırlanıldığı hissedilen filmi çekerken oyuncu kadrosu ve ekibin bolca eğlendiği belli oluyo‘nın yarattığı atmosfere uygun bir biçimde renkli ve cıvıl cıvıl koreografilerden oluşan film, yine grubun imajına yakışır biçimde kitsch performanslar ve mizansenlerden besleniyor. Bu durumda ABBA şarkılarıyla coşmak için gayet hoş bir eğlencelik haline gelirken, bu retro havayla hiç ilgisi olmayan seyirci için de tam bir eziyete dönüşebiliyor.
Saygı duruşunun tadı kaçıyor
“Mamma Mia!” her sahne müzikali uyarlamasında rastladığımız bir kusurla başlıyor yola. Orijinal metne bağlı kalındığı her halinden belli oluyor; öncelikle de beyazperde için gereksiz veya fazla olan müzikal numaralardan kurtulma yoluna gitmiyor. Bu durumda aralarda sık sık tekrara kaçıyor veya bazı ayrıntılara gereğinden fazla odaklanıyor. Bu yüzden ister istemez seyir zevkini öldürüyor. Sonuçta sinemada başka yollarla anlatılabilecek her bir olay için bir şarkı yaratmak bir noktadan sonra sıkıcı bir hale geliyor. Bunun yanında geçtiğimiz sene karşımıza çıkan Beatles güzellemesi “Across the Universe” gibi sırf bazı şarkıları eklemiş olmak için sahne yazıldığı hissi uyandırıyor. Bu noktada ABBA’ya saygı duruşunun da tadı biraz kaçıyor. Tabii bu durumun en önemli sebeplerinden birisi de hem filmin yönetmeni Phyllida Lloyd hem de senaryo yazarı Catherine Johnson‘ın müzikalin tiyatro versiyonunda da yer almış olmaları. Bu aşamada ikilinin metni sinemaya aktarırken yetersiz kaldığını söylemek mümkün.
Mekan kullanımı sorunlu
“Mamma Mia!”yı çoğu popüler müzikalden ayıran en önemli özelliği pek çok türdeşinin aksine büyük bir kısmının gerçek mekânlarda çekilmiş olması. Bu bağlamda yapay dekorlara ve gösterişli ışık oyunlarına yaslanmıyor olması gerçekten de cesur bir davranış. Ancak doğal olarak içinde yapaylığı barındıran bir türü gerçek bir mekâna yerleştirdiğiniz zaman yabancılaştırmayı biraz daha fazla artırmış oluyorsunuz ve bu da yine pek çok seyirciyi rahatsız edecek bir seçim oluyor. Bu aşamada değerlendirmenin biraz da kültürel farklılığa dayandığını belirtmek gerek. Ege kıyılarında geçen bir müzikal bizim ülkemizin seyircisine de garip gelecektir şüphesiz. Bunun yanında çeşitli mizansenlerin de feci biçimde Türk filmi klişelerini hatırlatıyor olması yine rahatsız edici olabiliyor. ‘Manzara eşliğinde tepelerde koşturan aşıklar’ konsepti bizim kültürümüz açısından biraz fazla ‘campy’ kaçıyor. Ayrıca Lloyd‘un yine mizansenlerde sinema mantığını düşünmüyor olması da filmden yabancılaşmayı artırabiliyor. Mesela filmin en önemli anlarından olan ‘The Winner Takes It All’daki; 80′lerin video döneminden “boğaz kenarında sevgilisine şarkı söyleyen herhangi bir arabesk şarkıcısı” havasında sahneleniyor olması şüphesiz ki rahatsız edici.
Meryl Streep hayran bırakıyor…
“Mamma Mia!” yukarıda da bahsettiğimiz öğelerle bilinçli bir ‘campy’ hava yaratıyor. Doğal olarak bunlar oyuncu performanslarında da kendini gösteriyor. Herhangi bir müzikalden daha abartılı oyunculuklarla karşı karşıya kalıyoruz. Ancak bu noktada kadronun tamamının aynı tonu oluşturduğunu söylemek mümkün değil. “Kötü Kızlar”dan (“Mean Girls”, 2004) tanıdığımız Amanda Seyfried zaman zaman iticilik sınırlarına ulaşırken, “Tarih Öğrencileri”nde (“History Boys”, 2006) etkileyici bir oyunculuk sergilemiş olan Dominic Cooper bu sefer olmamışlık hissi veriyor. Tiyatro kökenli Christine Baranski ve Julie Walters elbette filmin ritmine en iyi ayak uyduranlar arasında yer alıyorlar. Filmin ‘üç adam’ı Pierce Brosnan, Colin Firth ve Stellan Skarsgard ise oldukça silik. Özellikle, oyunculuk açısından zaten çok parlak olmayan Brosnan‘ın şarkı söylerken rol yapma olayını iyice kasması pek iyi sonuç oluşturmuyor. Filmin assolisti Meryl Streep ise abartılı oyunun ayarını tutturabilenlerden. Daha önce “Silkwood” (1983) ve “Yaşamın Kıyısından Kartpostallar”daki (“Postcards from the Edge”, 1990) mırıldanmalarının ardından “A Prairie Home Companion”da (2006) dolu dolu şarkılarına tanık olduğumuz usta oyuncu burada daha da coşuyor. Elbette Streep‘in mükemmel şarkı söyleyebildiğini iddia edemeyiz. Ama oyuncu zekasını kullanarak zayıf noktalarını görsel yollarla örtmeyi becerebiliyor. Zaten onun enerjisi filmi daha da eğlenceli kılan en önemli özellik.
“Mamma Mia!” hatalarına bakarak ağız dolusu kötülenecek filmlerden değil. Hatta her şeyi bilinçli yaptığını hissettirmesi yüzünden bunlara ‘hata’ demek hakkımız bile kalmıyor. Müzikalin hali hazırda varolan müşterilerine oynayan; kişilikli ve bilinçli bir abartılıkla da bu hedef kitlesini memnun edecek bir müzikal şüphesiz. Bu bağlamda filmden bekledikleriniz de sinema salonunda ’sıkıntıdan ölme’ ile ‘doyasıya eğlenme’ ibreleri arasındaki eğiliminizi belirleyecektir.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
15:36
Belçika’lı yönetmen Nic Balthazar günümüzün popüler tutkularından biri olan FRP’ yi (Fantasy Role Playing) bir otistiğin bakış açısı ile irdeleyerek ortaya çok derin bir psiko-analiz çıkarıyor. Otizmin sularında yüzerken yer yer insanlığımızı sorguluyor ve normal ile anormal arasındaki farkın suratımıza acı bir tokat gibi çarptığını hissediyoruz.
Avrupa sinemasının son zamanlarda geçirdiği evrime ve gelişime tanık olmamak imkânsız. O kadar farklı ülkelerden o kadar kaliteli ve yenilikçi yapım festivallerde boy gösteriyor ki sinemaseverler olarak bu bereketin hiç bitmemesini ve daha
yaratıcı, yenilikçi bir yönde ilerlemesini temenni ediyoruz. Belçika – Hollanda ortak yapımı olan “Ben X” tam da bu noktada kuzey Avrupa cephesinde son yılların en dişe dokunur yapımlarından biri olarak yerini sağlamlaştıracağa benziyor. Zira Avrupa’daki bazı festivallerden şu ana kadar 6 ödül koparan bu farklı film ülkemizde bu sene 27. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde de FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği) ödülünü alarak ses getirmeye devam etti.
Peki nedir “Ben X”‘i bu kadar başarılı, farklı kılan ve bu kadar ses getirmesine vesile olan şey? İlk andan son ana kadar son derece flu,belirsiz bir çizgide ilerleyen film izleyici üzerinde sanki yarı uykulu halde şahit olunan bir olay etkisi bırakıyor. Tam bir konsantrasyonla izlemeye çalıştıkça bile “Ben X” kendisini geriye çeken, tüm detayları ifşa etmeyen ve netlikten uzak bir çizgide ilerleyen ilginç kurgusuyla tabiri caizse video klip gibi bir film olarak nitelendirilebilir. Ancak yapımın esas yenilikçi yanı şimdiye kadar otizm ile ilgili bir çok film yapılmasına rağmen, bu filmde hikâye ilk kez direkt olarak bir otistiğin gözünden aktarılıyor izleyiciye. Bir otistiğin algısı, günlük olaylara verdiği tepkiler, son derece ani duygusal iniş çıkışları, oyundaki diğer karakterle (Scarlite) olan aşkı ve okuldaki diğer normal çocuklardan gördüğü muamele tamamıyla Ben’in gözünden veriliyor film boyunca. Okuldaki normal çocuklar derken filmin ilerleyen sahnelerinde Ben’in düştüğü durumları ve çocukların Ben’e olan tutumlarını gördükçe anormal olan Ben mi yoksa onlar mı sorgulamadan edemiyor insan.
Dijital bir aşka yelken açıyor…
Bir FRP (nam-ı diğer Fantasy Role Playing) oyunu olan ArchLord, Ben’in hayatının tamamına homojen şekilde yayılmış bir virüs gibidir ve neredeyse tüm kararlarını etkilemektedir. Sabah uyanmasından gece yatmasına, evden çıkıp okula gitmesine, yemek yemesinden aynada saçlarını taramasına kadar her hareket Ben’in beyninde bilgisayar oyunundaki ikonlar ve küçük seçenek butonları şeklinde imgeleşmiştir. Kararlar ‘mouse’ tıklamalarıyla verilmekte, sonuçlar dijital reaksiyonlar şeklinde alınmakta ve gerçek hayattaki iyi-kötü, bilgisayar oyunundaki iyi-kötü ile özdeşleşmektedir. Bu hastalıklı beynin tek devası bilgisayar oyunundaki Scarlite adlı dişi karakter olup 80. ‘level’de olan Ben’e yardım ettiği gibi oyun dışında mail ve SMS göndererek de Ben’in günlük yaşamını etkilemektedir. Okulda ise tüm gün arkadaşlarının itip kakmalarına, alaylarına ve iğrenç şakalarına maruz kalan Ben için Scarlite tek umut olduğu gibi tek mutluluk kaynağıdır. Cumartesi gecelerimi süsleyen hayalim diye betimlediği Scarlite aslında Ben’in tek yaşama sebebidir ve zaten sonrasında Ben ile buluşarak filmin seyrini tamamen değiştirecektir.
Neticede “Ben X” gerçekten yenilikçi olan kurgusu bir yana otizm konusunu ilk ağızdan anlatan bir film olması vesilesiyle dünya sinemasında önemli bir yer teşkil edeceğe benziyor. Film esnasında korkutucu gelen görüntüler, rahatsız edici yansımalar, hastalıklı düşünce yapısının verdiği kararlar izledikten sonra yerini içsel hesaplaşmalara bırakırken toplumun böylesine özel insanlara yaptığı muamelenin aslında Ben’in düşünce yapısından daha hastalıklı olduğu kanaatine varıyoruz. Dünyanın acımasızlığından bıkmış olan Ben kendisini bir bilgisayar oyunun dijital dünyasına teslim ederek bir nevi huzur ve emniyet arıyor kendince. Toplumdan aldığı intikam ise bir nevi nihai bir serzeniş ya da sessiz bir çığlık gibi yankılanıyor ruhumuzun en derin köşelerinde.
Gönderen
Yigit Aksu
zaman:
15:15